YETMİŞBEŞİNCİ
Ağustos 15, 2009 by Tüy Kalem
Filed under Kişisel Bir Şey
Yetmiyordu. Anlatamıyordum kendime bile anlatabileceklerimi. Bir kahve fincanının ters düz edilip şekillenmesinden daha çok şey vardı tabiki hayatımda. Sıradan ama takılı kaldıklarım vardı. Onlardan biri, sanki çok önemliymiş gibi içimde dert olur, beni için için kemirirdi.
Mutlu olamama gibi bir sorunum vardı. Daha çok başkalarının soru ve cevaplarının bende kalması isteği. Akıllı, ilgisiz gibi gözüken bir yanım ve merakla her tıkırtının sebebini öğrenmeye çalışırken paranoyaklaşan halim vardı . Hayatımla ilgili kesinleşmiş kararım, nereden başlamalı ve yeniden nasıl hayat kurmalıyım planlarım.
Her gece beni bıraksın diye dua eder olmuştum. Benimle ilgili benden vazgeçmesini sağlayacak up uzun listesi olsun istiyordum; istiyordum ama bu listeyi hazırlaması için yüklenmiyordumda. Bazen bir trafik kazasında kaybetmiş olmayı bile dilemiş, hayalimde cenazesine gitmiş, kendimi hiç de ezik, yapayalnız , mutsuz hayal edememiştim. Sadece bitmesini diliyordum sadece dileyebiliyordum.
Bilmiyordum aslında insanın en kötü yanının kendisinde takılı kalması olduğunu. Yada seviyorum diyebilecek kadar kendini incitebileceğini. Bu benim çabucak geçmesini beklediğim bir şey değildi. Evet çok heyecanlı olmasamda yaşayabilirmişim gibi gelirdi. Ama şimdi her gece gerçekten düşünecek zamanım olunca korkularım bana başka hayallerde eşlik ediyordu.
Sordum kendime; “Neden hayatına aldınNneden onun hayatına katıldın?” diye. Bu ailemin onaylayabileceği türden bir adamdı belki de yada ben gerçekten bana verebilecekleriyle yetebilirmişim gibi bir hisse kapılmıştım. Bana yaptığı tek şey kendince sevmek oldu. Yetinemiyordum oysa ben. Kavga edecek biri istiyordum ben ,bazen onun için üzülmeyi, bazen küs kalmayı sonra nazlanarak barışmayı istiyordum. Onsuz alabilme duygusunun beni yakmasını, tüm arkadaşlarımla tanıştırılmayı beklememesini, hatta en yakın dostumun bir erkek olduğunu bilmesini. Özlenildiğim kadar özlemeyi. Kattıkları oldu ama ben her gün onun yüzüne bakarken daha çok yabancılaşıyordum ve her ezan vakti beni bir şekilde terk etmesini diliyordum. Ve bu zorunlu kalışa hiç kimseyi şahit seçemiyordum. Soluyordum aslında.
Ve …
Hayatımın ikinci kısmı başladı. İlgili ve herşeyiyle yeten bu adama karşı bitmiştim ben. Bunu günlerdir kafamda tasarlıyordum zaten , basitçe. Bir kaç gün gereksiz gerginlikler yaratılmalıydı ve yüzüne bende saklı bir şey kalmadı ne olur bitirelim denilmeliydi. Zor olucaktı onun için biliyorum ama geceçekti. Gerçekten bir sebep olmasına gerek yoktu.Sevmekten vazgeçmek gerçek sebepti. Sadece bitmesi yeterliydi. Sonrasında kendine güveni tam bir kadın olucaktım ne istediğini bilen ve gerçekten yasaklı olmadan yeniden tadabilen, sevebilen. Dediklerimi uyguladım. Sandığımdan kolay oldu. İnsan tanırmış ya nerde olursa olsun düşmanını ben atlamıştım bu detayı. Tanıyamıyordum asil suskunluğunu. Beklediğim bu değildi ama olmuştu. Beklemediğim tepkilerle beklediklerim olmuştu.
Kimseye açıklama yapmamaya kararlıydım. İki evi rahatça bölüşebilmiştik. Neyseki küçük ama benim için oldukça şirin olanı seçmeme izin vermiş ve bana ait yapabilmişti. İlk yirmi güne kadar bu türden detaylarla uğraşmıştım. Kendime ait küçük yaşantımın ilk rüyaları sadece uykusuz günlerin tadını çıkartmak gibiydi. Yirmibirinci günümde resmi ayrılığı konuşacak kadar cesaretliydim. Sevecektim ya hayatı başka yönüyle. Saçlarım , duruşum değişmiş kendimce kendime hava katar olmuştum. Yoğunluğum azalmıştı yeni mobilyaların eve verdiği kokuyu seviyordum. Masam her gün birinin eşliğiyle neşeleniyordu. Yatılı misafirler zor günümde hep yanımdaydı; sanki ben zor günler geçiriyormuşum gibi. Kendime hediye ettiğim kırkbirinci günü hala özgür değildim. Olsun kaç gün geçerse geçsin başaracaktım.
Sonra moral yemekleri azalmaya başladı. Daha sessiz, sade günler geride bırakıyordum. Kendime yabancı sesimin soruları beni zorlamaya başladı. “Hani?” dedi kendime. “Hani böyle olmayacaktın?”. Daha çok kahve içiyor daha çok ters düz ediyordum kendimi. Onu düşünüyor kalbinin yakmasının geçmiş olabileceğini biliyor beni yakanı hissediyordum. Yine uykusuzdum ve yine özlüyordum. Bütün geceyi geride bıraktığım üç yılımı , alışkanlığımı ve ne acı ki kokusunu , neşesini özleyerek geçiriyordum. Ayrılık mevsimim sonbahar olmamalıydı . Gök gürlememeli beni korkutmamalıydı. Zor günümde ben vardım; kendim vardı. Birde her ezan vakti değiştirebileceklerim olsun diye ettiğim duamın kağıtda ki duruşu. Gece acı içinde gündüzlerim saplantılı bir biçimde hava kapanıp yağma ihtimaline odaklanmış sekilde geçiyordu ve onsuz dayanabileceklerim beni endişeye itiyordu. İlkbaharda denemeliydim boşanmayı.
Bu gün ayrılığın yetmiş dördüncü günü. Özlüyorum. Hayır deli gibi özlüyorum. Telefonum kulağımda çalma sesini dinliyorum. Yatağımdan çıkmadım hala. Eğer cevap verme asilliğini gösterirse “Beni yeniden özleyebilirmisin ? Lütfen! “ demeyi planlıyorum. Henüz kendi soluk sesimin beynime dönen kısmındayım. Belki ayrılığımın yetmişbeşimci günü yeniden onunla olabilirim.
çok duygulandım.