Wednesday, November 22nd, 2017

Seni Kimler Aldı

Eylül 17, 2009 by  
Filed under Kişisel Bir Şey

 

Küçücükken;

 Şehir merkezine yirmi dakikalık mesafeye sıralanmış birçok köyden, gidiş sırasına göre sekizinci köye gitmeye bayılırdı. Küçücük yüreği sevgi ile taşardı. Gizli gizli aşk saklambacı oynanırdı çünkü. Evlerinden köye gidecek otobüsün kalkma saatini ezberlemiş, kırk beş dakikada bir kalkan otobüslerden birinin içinde, hep en arka beşlikte, sol tarafa oturmaya bayılır; o zamanın modası, walkmanin kocaman kulaklığını kulağına geçirir, sadece kaset dinleye dinleye giderdi hayallerinin köyüne. En çok  “Şinanay” çalardı, sık sık geri sardığı kasette. Hafta sonları böyle geçerdi. Yazlarınıda çalışan anne babanın tek çocuğu olmasına rağmen, onların da desteğiyle bir ayını bu  köyde geçirirdi. Evlerinde kaldığı Alaattin amcası babasının askerlik arkadaşıdır. Dört kızı vardır ve Nazan beşincisi olmuştur.

 

Yazın tarlada çalışmak nasıldır öğrenmiştir Nazan.  Hele patates zamanını hiç kaçırmazdı. Traktörün tırmığı patates tarlasının içinden geçer, patatesleri toprağın içinden çıkartırdı. İki grup halinde çalışırlardı. Birinci grup, hemen tarlanın üstünde gördükleri patatesleri bir araya toparlardı. Nazan’ın da içinde olduğu ikinci grup, küme haline getirilmiş patatesleri sepetlere doldurur, oradan da sabah boş getirdikleri, giderken de yorgun neşelerine kattıkları şarkılarıyla, patateslerini römorka doldururlardı. Öğle sıcağında kolay mıydı ki bu işler? Öyle acıkırdı ki. Toprağa gömülmüş soğuk karpuz taze peynir ve tandırda pişmiş ekmek yeterlidir doymak için.

 Gündüz herkes gibi çalışırdı Nazan. Akşamları, aralarında çok yaş farkı olmayan, Alaattin’in kızlarıyla çekirdek yerdi. İki katlı evin geniş balkonundan O’nun Yalçın’ın bisikletiyle geçmesini beklerdi.  Sarı saçları, bal rengi gözleri ve uzun boyuyla köyün en yakışıklı çocuğudur. Güzel olması dışında şehirli olduğu için dikkat çeken Nazan’ın peşindeydi. Nazan, Yalçın’ın mavi bisikletiyle evlerinin önünden geçmesiyle yüreğinin kendisine hop diye batmasını bir kez hisseder; sonra kızlarla kıkırdaşır, uzaktan bakışa bakışa akşamı geceye ve sabaha bırakır, bir sonraki günün gündüzünü, akşamın hayaliyle, patates tarlasında çalışarak geçirirdi.

 ………………….

 Rüzgâr arkadan ensesine doğru esince içini üşüttü. Odaklanamıyor, ne düşüneceğini bilmiyordu. Oturacak bir yer aradı. Mermerle çevrilmiş, başında da Fatih Akkoyun yazan taşın yanına ilişti. Kalabalığa çok yakın değildi. Çantasında sigarasını aradı, yaktı, ciğerlerini küstüren bir nefes aldı.

 ……………………

Adı sevda mıdır? Bilinmez; ama ilk yanmışlığı on dört yaşına denk gelir Nazan’ın. Her çocuk gibi onunla evlenme hayalinin peşine gider elbette ama öyle yıllarca sürecek türden değildir. Büyümüşlerdir her ikisi de, yeni insanlar tanımış, hayata başka bakmayı öğrenmiş. Uzaktan bakışmaların tadını daha ileri götürecekleri kişileri seçmişlerdir; ama hiç konuşmasalar da gizliden saygı duymuş, birbirlerinin varlıklarını hiç unutmamışlardır. Nazan’ın köye gidiş gelişleri azalmış, artık tarla işlerine ilgisi kalmaz olmuştur. Eğitimi, yeni çevresi derken değişmiş, bir ayağı köyünde olsa da, o tanıdığı topraklara yabancılaşmaya başlamıştır. Alaattin amcası başının tacı, karısı ve çocukları ikinci ailesidir ama zamanı iyi değerlendirememe sorununa birde stres eklenince, telefonla daha çok görüşür olmuş, gönüllerini hoş tutar olmuştu Alaattin amcalarının.

………………………..

 

Dün akşam telefon geldiğinde inanamadı Nazan duyduklarına.  Alaattin amcası konuşacak birini aramış, üzüntüsünü paylaşmak için Nazan kızını seçmişti.

 

“Yalçın, dün akşam kız arkadaşıyla kavga etmiş.”

 Kızım diye başlar söze. Nazan’ın yüreği hop diye batar kalbine.

  “Sonra bir arkadaşıyla içmiş, içmiş”.

  Devam eder hararetli hararetli.

  “Sabaha karşı eve gelmiş annesinin meraklı, telaşlı bakışları arasında, sonra bir koşu odasına çıkmış; hayatını verecek kadar sevdiğini sandığı kızı aramış, ona küfürler yağdırmış.”

 Nazan kalbindeki hoplamanın, yakıcı kıymığa dönüşmesine izin vermekteydi. Alaattin Amcası devam eder…

  “Gençti Yalçın ama aklı yanlış hesaplar peşindeydi. Son sözleri, çok pişman olacaksın olmuş. O kadar bağırarak konuşuyormuş ki, annesi, babası onu seven ailenin tüm fertlerini uyandırmış. Sonra odasından hışımla çıkmış Yalçın”.

 Nazan konuşmanın sonuna odaklanmış, kıymık şiddetlenince kendini koltuğa bırakmıştı. Cevapsız dinliyordu.

 

“Yalçın çıkar çıkmaz odadan içki kokusunu salıyor dışarı. O kadar çok içmiş, nefesi bile yetmiş içkinin fazlasını dışırı vermeye. Dedesinin odasına dalıyor izinsiz, eskiden kalma alışkanlıkla, duvarda bekleyen silahı alıp, onca bağrış arasında kapatmış kendisini odasına. Kilitlemiş kapısını.”

 

 Nazan’ın gözleri buğulanmıştı artık. Sonunu anlamaya çalışıyordu bu hikayenin.

 “Masanın başına geçmiş Yalçın. Geri dönülmez yola girmiş kızım. Yapma çığlıkları, annesinin ciğerlerini sökmüş ama dinleyen kim? Yalçın Yalçın değil ki o an zaten. Şeytan gösterdi çekici gülüşünü ve ağzına dayanan tüfeği sol elinin yardımıyla ateşleyivermiş.  Manzarayı tarif etmenin mümkünü yok tabi. Ana, baba, kardeş, dede, babaanne insanlıktan çıkmışlar acılarının çokluğundan.”

 

Hala söyleyecekleri vardı Alaattin’in;

 “ Yalçının odasından ses yok. Zaten hemen oracıkta ölmüş. Cesaret eden olmamış, hemen kapıyı açamamışlar. Artık ne olduysa, bir tek annesi insanlıktan çıkmış tabloya bakmaya cesaret etmiş. Keşke o bakmasaydı.  Toplamış oğlunun parçalarını.”

 Nazan, kıymıklı sancıdadır şimdi. Güzel bir insanın, sıradan yitirilmesine yanıyor.  Devam ediyor Alaattin amcası

 “Acaba konuşacak gücü bulacak mı anası?” Büyük günah işledi Yalçın diyor.”

Artık ağlamaktadır Alaattin amcası ve telefonu kapatır.

 Haberi aldığından beri, büyük üzüntü yaşıyordu Nazan. Yalçın’a hem yakın hem uzak hissetmiş, eski günlerinin hatırına gelmek istemişti mezarlığa. Aslında, şu an burada olmasının da pek bir anlamı yoktu. Kimse tanımıyordu zaten kendisini. Gördüğü insanların arasında, köyünden tanıdıkları da yoktu. Üç beş kişinin onu toprağa bırakmasına içi sızladı. “Gerçekten büyük günah mı işlemişti Yalçın? Çok mu sevmişti acaba?” dedi. Sonra düşündü, bu nasıl bir duygudur ki hayatını sildiriyordu? Çok cesaretliydi demek Yalçın. Kendisinin de günaha girip girmediğini merak etti Nazan. Ailesinden, çevresinden kimse yoktu. Uğruna toprağa girdiği kadın da yoktu. Acaba, tetiği çekeceğini bilseydi, kavga eder miydi?

 

Yıllardır bu denli düşünmediğini biliyordu. Mezarlık, bir insanın kendi ile hesaplaşmasını sağlayacağı en iyi yerdi belki de ama ölülerden korkmamak mümkün değildi. Hayata dair ne varsa öyle yavandı ki şimdi. Yalçın’dan daha çok, Yalçın’ın annesini düşündü Nazan, sigarasını Fatih’in mezar taşının altında ki toprağa bastırırken.  Oğlu, yıllarca sürecek bir korkunun tuhaf yüzü olarak kalacaktı hafızasında, hayatında. Hep nefret edeceği bir kadın olacaktı. Oğlunun uğruna öldüğü kadındı. Birde uğruna ölünen kadın olarak anılacak genç kadın olacaktı. Bir ananın kendince haklı laneti hep üstünde kalarak. Nereden bilebilirdi ki sevdasından daha çok saplantılı duygularına odaklandığını? Yalçın’ın isimsiz yalnız kalışına ve ölümün gerçek duygusuna tanık olmaya korktu. Hemen oradan ayrılmaya karar verdi.  Önce, Yalçın’ın  ruhuna okudu, sonra Fatih Akkoyun’a…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir